Bugün eğitim politikalarında yapılan hata da tam olarak buna benzemektedir. Sorunun gerçek nedenlerini göz ardı ederek, sonuçlar üzerinden yüzeysel çıkarımlar yapılmakta ve yanlış teşhisler üzerinden politika üretilmektedir. Oysa eğitimde güvenlik, dışarıdan dayatılan önlemlerle değil; içeride kurulan sağlıklı sosyal yapı ve ilişkilerle sağlanır.
Eğitimde yaşanan şiddet olayları, uzun süredir biriken yapısal sorunların artık görünür hale gelmiş sonucudur. Bu tür olayları yalnızca bireysel hatalara ya da anlık güvenlik zafiyetlerine indirgemek, meselenin özünü görmemek anlamına gelir. Çünkü sorun, tek tek kişilerde değil; sistemin kendisindedir.
Son yıllarda çözüm olarak öne sürülen güvenlikçi yaklaşımlar okul girişlerine X-ray cihazları yerleştirmek, güvenlik görevlisi sayısını artırmak, polisiye önlemleri yaygınlaştırmak ilk bakışta caydırıcı gibi görünse de kalıcı bir çözüm üretmemektedir. Bu tür uygulamalar, sorunun nedenlerini ortadan kaldırmak yerine sadece sonuçlarını bastırmaya yöneliktir. Üstelik öğrenciyi potansiyel bir suçlu gibi gören bu anlayış, okul ortamını daha da yabancılaştırmakta ve güven duygusunu zedelemektedir.
Bugün iktidarda olan siyasi anlayışın da bu meseleye büyük ölçüde dar ve subjektif bir pencereden yaklaştığı görülmektedir. Eğitimi bilimsel ve pedagojik bir alan olarak ele almak yerine, “dindar ve kindar nesil yetiştirme” hedefiyle şekillendirmeye çalışan bu yaklaşım, sorunun kaynağını doğru tespit edememektedir. Dolayısıyla çözüm de yanlış yerde aranmaktadır. Bu durumu anlatan bilinen bir hikâye vardır: Sözde bilimsel çalışma yaptığını iddia eden bir araştırmacı, masaya vurduğunda 6 metre zıplayan bir çekirgeyi gözlemler. Çekirgenin bir bacağını kopardıktan sonra aynı sesi çıkarır; bu kez 5 metre zıplar. Deney bu şekilde devam eder ve her bacak kaybında zıplama mesafesi azalır. Sonunda çekirge tüm bacaklarını kaybeder ve artık zıplayamaz. Araştırmacı da şu sonuca varır: “Çekirge bütün bacaklarını kaybedince kulakları duymuyor.”
Bugün eğitim politikalarında yapılan hata da tam olarak buna benzemektedir. Sorunun gerçek nedenlerini göz ardı ederek, sonuçlar üzerinden yüzeysel çıkarımlar yapılmakta ve yanlış teşhisler üzerinden politika üretilmektedir. Oysa eğitimde güvenlik, dışarıdan dayatılan önlemlerle değil; içeride kurulan sağlıklı sosyal yapı ve ilişkilerle sağlanır. Burada temel mesele, okulların ve eğitim sisteminin nasıl kurgulandığıdır.
Geçmişte küçük yerleşim yerlerinde, mahalle ve köy ölçeğinde kurulan doğal denetim mekanizmaları, bugünkü birçok sorunun ortaya çıkmasını engelleyen önemli bir unsurdu. Herkesin birbirini tanıdığı, çocukların yalnızca okul içinde değil, sosyal hayatın her alanında gözlemlenebildiği bu yapılar; birey üzerinde baskıcı değil, koruyucu bir toplumsal denetim oluşturuyordu.
Bugün ise öğrenciler, çoğu zaman kendi mahallesinden, sosyal çevresinden ve ailesinin doğrudan etki alanından koparılarak, kalabalık ve anonim okul ortamlarına taşınmaktadır. Servislerle kilometrelerce uzaklıktaki okullara giden çocuklar; tanımadıkları bir çevrede, kendilerini denetleyen sosyal bağlardan uzak bir şekilde eğitim görmektedir. Bu durum, özellikle ergenlik çağındaki bireylerde “sahte özgürlük” duygusunu beslemekte; sınırların belirsizleşmesine ve riskli davranışların artmasına zemin hazırlamaktadır.
Bu noktada mesele, yalnızca eğitim içeriği değil; eğitimin mekânsal ve toplumsal organizasyonudur.
Köy okullarının kapatılması ve eğitimde merkezileşmenin artması, bu doğal denetim mekanizmalarının zayıflamasına yol açmıştır. Elbette şehirleşme belirli ölçüde bu dönüşümü zorunlu kılmaktadır. Ancak bu durum, devasa ve kalabalık okul yapılarının kaçınılmaz olduğu anlamına gelmez. Aksine, daha küçük ölçekli, mahalle temelli, öğrencinin kendi sosyal çevresiyle bağını koparmayan eğitim modelleri üzerine yeniden düşünülmesi gerekmektedir.
Kendi mahallesinde, kendi toplumsal dokusu içinde eğitim gören bir çocuk; yalnızca öğretmeni tarafından değil, aynı zamanda çevresi tarafından da gözlemlenir ve yönlendirilir. Bu durum, dışsal baskıdan ziyade içselleştirilmiş bir öz denetim mekanizması yaratır. Eğitimde gerçek güvenlik de tam olarak bu noktada başlar. Ancak yapısal sorunlar yalnızca fiziksel organizasyonla sınırlı değildir. Eğitimin kamusal niteliğinin zayıflatılması, özel okulların teşvik edilmesi ve kamusal eğitimin geri plana itilmesi; eğitimde eşitsizlikleri derinleştirmektedir. Meslek liseleri ve MESEM uygulamaları, çocukların gelişimini önceleyen bir yapıdan uzaklaşarak, onları erken yaşta iş gücü piyasasına dahil eden bir sisteme dönüşmektedir.
Buna ek olarak, eğitim politikalarının bilimsel ve pedagojik temeller yerine ideolojik yönlendirmelerle şekillendirilmesi; sistemin bütünlüğünü zedelemektedir. Okulların tek tip bir anlayışla düzenlenmesi, çocukların farklı yetenek ve ilgi alanlarını bastırmakta; eleştirel düşünme becerilerini zayıflatmaktadır.
Bu nedenle çözüm, parçalı ve geçici önlemlerde değil; eğitimin bütüncül bir anlayışla yeniden ele alınmasındadır.
Çağdaş, bilimsel ve laik bir müfredatın esas alındığı; öğrencinin merkeze alındığı; kamusal ve eşit erişilebilir bir eğitim sisteminin güçlendirildiği bir yapı kaçınılmazdır. Bununla birlikte, eğitim ortamlarının da insan ölçeğine çekilmesi, mahalle ve toplumsal bağlarla yeniden ilişkilendirilmesi gerekmektedir.
Unutulmamalıdır ki; eğitimde güvenlik, yalnızca kapıya konulan bir cihazla değil, içeride kurulan güçlü bağlarla sağlanır. Gerçek çözüm, dışsal kontrol mekanizmalarında değil; bireyin içinde ve toplumun dokusunda inşa edilen öz denetimdedir. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo bir sonuçtur. Bu sonucu değiştirmek için, nedenleri doğru analiz etmek ve cesur, bütünlüklü politikalar üretmek zorundayız.


YORUMLAR